AKLAMA VE TERÖRÜN FİNANSMANI

Kitap Özeti: THE HISTORY OF TERRORISM

Kitabın Adı                :  The History of Terrorism

Editörler                    : Gerard CHALIAND ve Arnaud BLIN

İngilizceye Tercüme: Edward SCHNEIDER, Kathryn PULVER ve Jesse BROWNER

Yayım Tarihi            : 2007

Yayım Yeri                : Londra

Yayınevi                     : University Of California Press

Özeti Yapan             : Hasan AYKIN

PDF Formatı

 

ÖZET

Terörizmin Tarihi isimli kitap Chaliand ve Blin’in editörlüğünde hazırlanmış giriş bölümü ile birlikte 17 bölümden oluşmaktadır. Bölümler farklı yazar veya yazarlar tarafından yazılmasına rağmen kitap terörizmin tarihini kronolojik bir perspektiften sunmaktadır. Eski çağlardan El-Kaide’ye kadar uzanan dönemde terörizmin tarihi sunulmaktadır.

Giriş bölümü terörizmle ilgili genel bir perspektif sunmaktadır. Her ne kadar bazı tarihçiler tarafından terörizmin tarihinin Fransız İhtilal’inden itibaren başlatılmasına rağmen çok eski çağlarda Akad’larda Timurlenk’te, İsmaili’lerde, Hristiyan ve Yahudilelerde terör olayları ile karşılaşılmaktadır. 11 Eylül 2001 tarihinden itibaren terörizmle ilgili pek çok kitabın olayı tamamen El-Kaide terörü ile birlikte aldığını belirtin yazarlar, kendilerinin genel olarak terörizm üzerinde duracaklarını bahsetmektedirler.

Yazarlarca girişte yapılan önemli bazı tespitlerden birisi, terörizm belli bir toplum veya coğrafyaya has bir olgu olmadığıdır. Diğer önemli bir tespit ise terörizmin sonuçta bir araç veya bir teknik olduğudur. Terörizm politik bir olgudur. Terör örgütleri de genellikle devlete karşı olan örgütler bağlamında tanımlanmaktadır. Yazar kısaca aşağıdan yukarı ve yukarıdan aşağıda terör olgusu üzerinde de durmaktadır. Devlet terörü olarak nitelenen yukarıdan aşağı terörizm konusunun esas olarak bu kitabın kapsamına girmediği belirtilmektedir.

Son dönemde terör eylemlerinin daha çok sivilleri hedef almaya başladığından bahsetmektedir. Yazar giriş bölümünün sonunda, Batı’ya karşı artan terör olaylarında Batının hegomonik yapısının önemli bir faktör olduğunu, terörle mücadelede Batı’nın yangına körükle gitmek yerine Batıya olan karşıtlığı azaltmaya yönelik çabalarda bulunmasını önermektedir.

İkinci bölüm “Bir başkaldırı stratejisi olarak terörizm” başlığını taşımaktadır. Yazara göre terörizm başkaldırının en kolay formlarından birisidir. Bu şekilde teröristler uyguladıkları şiddet ile ulaşmaya çalıştıkları hedeflerini gerçekleştirebileceklerini umarlar. Terminolojiyi ortak anlayışın geliştirilmesi için gerekli üzerinde uzlaşılması gereken bir unsur olarak gören yazar, öncelikle terörizmin tanımlanmasına yönelik çalışmalara değinmektedir. Bu kapsamda Schmid ve Jongman tarafından yapılan araştırma ile ulaşılan sonuçlardan bahsedilmekte, daha sonra Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, İngiltere gibi ülkelerde yapılan tanımlara yer vermektedir. Yazar tüm bu terör tanımlarında ortak üç unsurun bulunduğunu belirtmektedir: (1) şiddet kullanılması, (2) politik amaçlar ve (3) kamuoyunu korkutarak belli bir yönde karar vermeye zorlama. Ancak Batı orijinli bu yaklaşımın doğu ve Ortadoğu ülkelerinde kabul görmeyeceği de belirtilmektedir. Ayrıca bu üç unsurun, savaş ve gerilla savaşlarında da yer aldığından bahsedilmektedir.

Yazar daha sonra politik şiddetin evrensel boyutlarına yer vermektedir. Bu kapsamda devletlerin devletlere, devletlerin vatandaşlara, vatandaşların birbirlerine ve vatandaşların devletlere yönelik şiddetlerine yer vermektedir. Başkaldırı şeklindeki şiddet kapsamında ise darbeler, Leninist devrim, gerilla savaşı, şiddet içermeyen direnme üzerinde durmaktadır. Bundan sonra politik şiddet türlerinden bazıları ile terörizm arasındaki benzerlik ve farklılıkları incelemektedir. Gerilla savaşı ile terörizm arasındaki benzerlik ve farklılıklar, terörizm ile ahlak arasındaki ilişki üzerinde durulmaktadır. Terörizmin bir başkaldırı stratejisi olarak uygulanmasında bu stratejinin psikolojik, propaganda, provokasyon, kaos oluşturma, düşmanı yıpratma ve yıldırma, etkili eylemler unsurları kısaca belirtilmektedir. Yazar terörizmin ne kadar başarılı olduğu sorusunun uygulanan stratejinin uygunluğuna bağlı olduğunu belirtmektedir. Yazar son olarak, siyasal bir otoriteye karşı başkaldırının gerilla savaşı, terörizm ve benzeri karışık formların birlikte uygulanması ile gerçekleştirildiğini belirtmektedir. Uygulanan terörizm veya gerilla savaşı rastgele değildir. Şartların ve gereklerin sonucuna göre gerilla savaşının yanında ve birlikte terörizm, toplum direnme ve benzerlerinin araç olarak kullanılması söz konusu olmaktadır. Araçlardan hangisinin kullanılacağına karar vermede etkili olan en önemli unsur uygulanabilirliktir. Gerilla savaşı imkanlarının azaldığı ortamda terörizm devreye sokulabilmektedir. Eldeki örgüt üyesi sayısı ve diğer imkanlar başkaldırının şekil ve yöntemini doğrudan etkilemektedir.

Terörizmin tarih öncesi kısmında iki bölüm yer almaktadır. Bunlardan birincisinde, Orta doğuda birinci yüzyılda gerçekleştirilen sistematik terör uygulamalarının ilk temsilcisi olan Zealot’tan suikastçılara uzanan bir süreci işlenmektedir. Yazarlar suikastçılar kapsamında Arap İslam coğrafyasında ortaya çıkan daha çok üst düzey devlet adamlarına yönelik olarak gerçekleştirilen suikastların kökenleri ve bu dönemde uygulanan terör stratejisi üzerinde durmaktadır. İkincisinde ise, çağlar boyunca terörizmin görünüşüne kısa bir bakış yapılmaktadır. Bu kapsamda tiranlara karşı girişilen suikast girişimleri, Moğolların uyguladığı devlet terörü, otuz yıl savaşlarındaki savaş ortamında yaşanan terör konuları işlenmektedir.

Kitabın ikinci kısmında 1789’dan 1968’e kadarki dönemdeki terörizmin tarihi incelenmektedir. Bu kısım 6 bölümden oluşmaktadır.

İkinci kısmın ilk bölümü ve kitabın beşinci bölümü terörizm tarihçilerinin milat olarak kabul ettikleri 1789 Fransız ihtilali ile birlikte uygulanan terör ve terörizm kavramının modern anlamda kullanımı konusunu işlemektedir. Aslında Fransız ihtilali ile birlikte literatüre sokulan terörizm “devlet terörizmi”dir. Yapılan ihtilal sonrası ihtilala karşı olanları sindirmeye, ihtilalın politik hedeflerini şiddete dayalı olarak uygulatmaya çalışan bir terör söz konusudur. Modern terörizm öncekilerden farklı olarak dinsel içerikli değil, politik amaçlı olarak yürütülmektedir. Fransız ihtilalı ile birlikte uygulanan devlet terörü tanımlanan model çerçevesinde şekillendirilmek istenen sistemde terörizmin bir araç olarak kullanılmasını ifade etmektedir. Bu anlamda, “sonuç araçları mazur göstermektedir”. Aslında ihtilalın amaçları ile kullandığı yöntemler arasında tam bir ironi söz konusudur. Oluşturulan devrim mahkemeleri ile binlerce kişi öldürülmüş, toplum terörize edilmiştir. Ancak bu yapılırken özellikle toplumu dehşete kaptıracak, karşı duranların, muhalefetin liderleri ibret olsun, korku oluşsun diye öldürülmüştür. Bu sayede ihtilali yapanlar büyük güç ve otorite sahibi olmuşlardır. İçerde ve dışarıda güç dengeleri kontrol altına alındıktan sonra terörün hızı kesilmiştir. Fransız ihtilali göstermiştir ki, devlet terörü doğrudan totalitarizm ile bağlantılıdır. Bir ideoloji ne zaman topluma zorla kabul ettirilmeye çalışılmışsa orada devlet terörü yaşanmıştır.

Altıncı bölümde 19. Yüzyılın anarşist teröristleri üzerinde durulmaktadır. Diğer teröristlere nazaran anarşist, liberteryan teröristler daha idealistik ve romantik bulunurlar. Ancak şiddet içeren terör eylemlerinin yapılmasının anlaşılması, 19. Yüzyıl ortamının anarşistlerin yaklaşımının anlaşılmasını zorunlu kılmaktadır. Anarşist doktrin 19. Yüzyılın ikinci yarısında şekillenmiştir. Bu dönem teknolojik ilerlemelerin yaşandığı bir dönemdir. Ulaşım ve haberleşme alanında ilerlemeler yaşanmaktadır. Ekonomik hayat değişmektedir. Şehirlere göçler nedeniyle şehirler hızlı bir şekilde büyümektedir. Bu ortam devrimci doktrinlerin doğmasına uygun bir zemin hazırlamıştır. Yazar bu tespitlerden sonra anarşizm nedir? Sorununa cevap arıyor. Bu konuda kesin bir tanım güç olsa da genel tanım, her türlü otoriteye karşı oluş olarak veriliyor. Yazar daha sonra İtalyan, İspanyol ve Kuzey Amerika anarşistleri üzerinde durmaktadır. Daha sonra Fransız anarşist teröristler ve dinamitin kullanılması ile gelinen boyuta değinilmektedir. Son olarak ise kitle terörizmine kendini adamış Emile Henry’nin gerçekleştirdiği çeşitli terör eylemleri ve yakalanıp idam edilişinden bahsedilmektedir.

Yedinci bölüm Rus terörizmi konusuna ayrılmıştır. Yazara göre terörizm Rusya’ya nispeten geç gelmiştir. Devrimci bir hareketin sonucu olarak 19. Yüzyıl sonu ile 20. Yüzyıl başı Rus terörizmin yoğun olduğu bir dönem olmuştur. Bu dönemde suikastlar yaşanmış, terör eylemleri yoğun olarak görülmüştür.

Sekizinci bölüm “Terörizmin Altın Çağı” ismini taşımaktadır. Yazara göre 19. Yüzyılın sonu ile 20. Yüzyılın başı çeşitli uluslararası terörist akımların yükseldiği dönem olmuştur. Bunun örnekleri arasında Rusya halkçıları, Fransız ve İtalyan Anarşistleri, Balkanlardaki Osmanlı’dan kopan ülkeler, Ermenistan, Hindistan ve diğerleridir. Birinci Dünya Savaşı öncesi dönem derin politik ve ekonomik değişimlerin yaşandığı bir dönem olmuştur. Bir taraftan kolonileşme zirveye ulaşırken diğer taraftan imparatorluklar (Avusturya ve Osmanlı gibi) çöküş sürecine girmiştir. Dünyadaki güçler dengesi çökmektedir. Milliyetçi ve ideolojik akımların aşırı bir şekilde ortaya çıkması yeni bir şiddet unsurunu öne çıkarmıştır: terörizm. Bu dönemde terörizm aşırı solcular tarafından daha önce tiranlara karşı girişilen bir mücadele gibi yeniden kullanılmaya başlanmıştır. Diğer bir unsur da milliyetçilik akımları olmuştur. Yazar bu dönemi adeta bir suikastlar yüzyılı olarak isimlendirmektedir. Bu dönemdeki terörizmin çok önemli ölçüde kullanılmasında teknolojik gelişmelerin önemli rolü olmuştur. Ancak teknolojik gelişmelere karşın, örgütlenme anlamında önemli organizasyon sorunları yaşanmıştır. Bunda örgüte kaynak temin etme önemli bir sorun olmuştur. Aynı zamanda terör örgütleri sınırlı sayıda kişiden oluşmuş ve zamanlarının önemli bir kısmını bir eylem hazırlığı içinde bulunma ve yakalanmamak için çaba harcamakla geçirmişlerdir. Yazar daha sonra İrlanda, Hindistan’da terör ile Mekodanlar, Hırvatlar ve Ermineler’in terörle ilişkileri üzerinde durmaktadır.

Dokuzuncu bölümde Lenin ve Stalin’in uyguladığı terörizm kapsamında devlet terörizmi konu edinilmektedir. 19. Yüzyıl sonu ile 20. Yüzyıl başında yaşanan terörizm Rusya’da devletin zayıflamasına yol açmıştır. Daha sonra bu zayıf devlete karşı 1917 Devrimi gerçekleştirilmiştir. Rusya devletini yıkmak için taktik olarak kullanılan terörizm daha Sovyet devleti ile özdeşleşmiştir. Lenin terörizmi devlet aygıtına monte etmiş, Stalin ise bu en uç boyutlara götürmüştür. Terörizm yeni başladığı 1918 Eylülü sonrasında devletin önemli bir karakteri haline gelmiştir. Terörizm sadece Lenin tarafından uygulanmamış, Stalin tarafından artırılarak devam etmiştir. Ancak bununla da kalmamış, Marksist Leninist mantıkla geliştirilen devrimlerini hepsinde Mao yönetimindeki Çin’de, Pol Pot yönetimindeki Kamboçya’da ve son olarak Kuzey Kore’de devletle içselleşmiştir. Yirminci yüzyılda devlete karşı yöneltilmiş terörden daha çok, bu devlet terörlerinde can kaybı yaşanmıştır. Devlete yönelik terörizmde ölenlerin sayısı birkaç bin iken, devlet terörü nedeniyle ölenlerin sayısı on milyonlarla ifade edilmektedir. Sovyetler Birliğinde devlet terörü nedeniyle 20 milyon, Çin’de 65 milyon kişi hayatını kaybetmiştir.

Onuncu bölümde Savaş sırasında terörizm konusu üzerinde durulmaktadır. Bu kapsamda II. Dünya Savaşı önemli bir dönüm noktasıdır. II. Dünya savaşı geçmişle önemli bir kopuşu ve değişimi ifade etmektedir. Çağdaş terörizm 1960’larda kendini göstermiş olmasına rağmen doğuşu 1940 ve 50’lerdir. II. Dünya Savaşında cephede önemli değişim olmuştur. Eskiden savaş ordular arasında ve cepheler esası ile yapılırken, İkini Dünya Savaşı sırasında sivil halk da hedef alınmıştır. Özellikle havacılık teknolojisindeki gelişmeler, nükleer silahlara sahip olma bu yönde önemli tetikleyiciler olmuştur. Böylece, savaşı kazanmak için savaşan devletin sivil halkının moralini bozmak, onları dehşet ve korku içinde bırakmak amacıyla sivil halk doğrudan savaşın objesi haline gelmiştir. Böylece stratejik amaçlı olarak sivil halkın yaşadığı alanlar bombalanmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrası da terörizm için ayrı bir dönemdir. Bu dönem koloni şeklindeki ülkelerdeki milliyetçilik akımlarının gelişmesi ile ortaya çıkan terörizm yanında, Soğuk Savaş nedeniyle yaşanan devlet destekli ve ideolojik eksenli terörizmin yoğun olarak yaşandığı bir dönem olmuştur.

Kitabın üçüncü kısmı, 1968 sonrası terörizm olgusunu işlemektedir. Bu kapsamda 1968’den Radikal İslama uzanan süreç, İslami radikalizmin kökenleri, El-Kaide, İslami hareketin geleceği, intihar eylemleri, Amerika Birleşik Devletlerinin terörle mücadelesi ve Güneydoğu Asya da terörizim alt bölümlerine yer verilmektedir.

11 inci bölümde 1968’den yazar tarafından radikal İslamcıların ortaya çıkışı olarak nitelenen süreci incelenmektedir.

Modern terörizm tarihçileri 1968’ten sonra terörizm açısından dört önemli dönüm noktasının bulunduğundan bahsetmektedirler. Bunlardan birincisi 1968 tarihidir. Bu tarih, Latin Amerikalı isyancıların şehir gerilla savaşı olarak isimlendirdikleri bir stratejiyi uygulamaya koydukları dönemdir. Ayrıcı Filistinliler de terörizmi kendilerini göstermek amacıyla bir taktik olarak kullanmaya başlamışlardır.

Diğer bir dönem noktası 1979 yılıdır. Bu yılda İran devrimi gerçekleşmiş ve Şii İslamcıların başkaldırısı başarı ile sonuçlanmıştır. Bunun direk etkisi Hizbullah ve Lübnan üzerinde olmuştur. Bu devrim aynı zamanda Sünni İslamcı Hamas, El-Kaide ve diğerlerine de ilham kaynağı olmuştur.

1983 yılında gerçekleştirilen intihar saldırısı uluslararası terörizmde bir defada yapılan ve o tarihe kadar en etkili olan terör eylemlerinden birisi olmuştur. 241 Amerikan denizcisi ile 53 Fransız paraşütçüsü ölmüştür. Hizbullahın bu saldırısı sonrasında Batılı askerler Lübnan’dan çekilmiş ve uluslararası terörizm 1968-2000 arasındaki en önemli zaferini elde etmiştir.

11 Eylül 2001 tarihi ise dördüncü dönüm noktası olmuştur. Klasik terörizmin evrimci boyutunun ulaştığı nihai aşamayı ifade etmektedir. Bu eylem, tarihte gerçekleştirilmiş en büyük ve etkili eylem olma özelliğini bünyesinde barındırmaktadır. Bu eylem sonrası teröre karşı mücadele tarihte hiç olmadığı kadar hız kazanmış, teröristler için sığınak olan Afganistan’daki Taliban yönetimine savaş açılmıştır.

Yazar terörizmle ilgili dönüm noktalarına vurgu yaptıktan sonra terörizmin farklı yönlerini, devrimci, ayrılıkçı, bağımsızlık yanlısı ve benzeri değişik terörizm tipolojileri üzerinde durmaktadır. Yazar aynı zamanda Avrupa ve Akdeniz’de faaliyet gösteren bazı örgütlere, terörizme cevap vermek için nasıl organize olunması gerektiği ile azınlık ve dini akımlara da ayrıca değinmektedir.

11 inci bölümde 1968’den 11 Eylül 2001 saldırılarına kadar olan dönem incelendikten sonra, 12 inci bölümde İslami radikalizmin kökenlerinin neler olduğu konusun üzerinde durulmaktadır. Batı için terörizm olgusu artık İslami radikalizm olgusu ile birlikte anılmaya başladığından ve Batı için terörizmin son dalgasının ve terörizm tehdidinin İslami radikalizmden gelmesi böyle bir bölümü gerekli göstermektedir.

12 inci bölümde yazar cihat veya cihat hareketinin çok eskiye dayanmasına rağmen terörizm kapsamında 1970’li yılların başından itibaren ortaya çıktığını belirtmektedir. Özellikle Sünni  selefi öğretisine dayandığı, günümüzde uluslararası toplumu tehdit eden radikal İslamcı terörün temelinin bu Sünni selefi öğreti olduğu belirtilmektedir. Yazar bu kapsamda ortaya çıkan terörizmin köklerini incelemektedir. Yazar İslamın ilk ortay çıkışı, daha sonra İslamın Arap Yarımadasını ele geçirmesi, mezheplerin ortaya çıkması, haçlı seferlerine karşı yapılan savaşlardan bahsetmektedir. Bu kapsamda bugünkü radikal İslami akımlara fikir babalığı yaptığını düşündüğü İbn-i Teymiye ve Selefilik konusuna bir parantez açmaktadır. Aynı zamanda Suidi Arabistan’ın köktendinci genlerinin İbni Vahap’a uzandığına da vurgu yapılmaktadır. Mısır’da Müslüman Kardeşlerin ortaya çıkması, bunda Hasan el Banna’ın rolü, daha sonra Madudi’nin Hindistan Yarımadasında radikalizmin yükselişine etkisine ve Şii El Şeraiti’nin Sünni radikalizmine paradoksal etkisine değinilmektedir. Radikal İslami hareketin fikirsel kökenleri böyle oluşurken, Afganistan’ın Sovyetler tarafından işgali yeni boyut ortaya çıkarmıştır. Cihat fikri kendine önemli bir uygulama sahası, Sovyetlere karşı mücadele sahası bulmuştur. Bu kapsamda, Arap mücahitleri Afgan Savaşına katılmışlardır. Daha sonra dünyanın pek çok yerinden bu cihat hareketine katılım olmuştur. Bu cihat harekine katılan Arap mücahitler aynı zamanda vahabi anlayışını da yaymışlardır. Sovyetlerin Afganistan’dan çekilmesi sonrasında Arap Gönüllülerden oluşan cihat ordusu kendisine cihat yapacak yeni çatışma bölgeleri ve mücadele edecek yeni düşmanlar aramaya başlamıştır. Cezayir’deki radikal İslami akımlar bunlardan birisi olmuştur.

13 üncü bölümde El-Kaide’ye ayrılmıştır. Bu bölümde Abdullah Azzam tarafından ismi verilen El-Kaide’nin Afgan savaşı sonrası gelişimi incelenmektedir. Afgan savaşı sonrasında Abdullah Azzam Arap gönüllülerden oluşan orduyu dağıtmak istememiştir. Kendisine tüm İslam dünyasını birleştirme, tüm İslam dünyası adına İslamın düşmanları ile savaşma misyonu biçmiştir. Azzam 1989 tarihinde bir olayda ölmüştür. Azzam’ın ölümünden sonra Usama Bin Ladin sahneye çıkmıştır. Ladin ile birlikte El-Kaide kendine yeni bir cihadist strateji benimsemiştir. Bu stratejide Amerika yeni düşman olarak kabul edilmiştir. El-Kaide’nin Sudan’daki faaliyetleri baskılar nedeniyle son bulmuş ve Afganistan üs olarak kabul edilmiştir. 1998 tarihinde ABD’ye karşı cihat ilan edilmiştir. 1998 yılında Bin Ladin tarafından Amerikan asker ve sivillerinin öldürülmesine yönelik bir fetva yayımlanmıştır. 8 Ağustos 1998 tarihinde Amerika’nın Kenya’nın Nairobi ve Tanzanya’nın Dar es Selam’daki büyükelçiliklerine intihar saldırısı düzenlenmiştir. 7 Amerikalı dahil 224 kişi hayatını kaybetmiştir. El-Kaide Amerika ve müttefiklerine karşı saldırı hazırlıkları yürütmüştür.

Amerikan hedeflerine yönelik saldırılardan sonra yeni strateji doğrudan Amerika Birleşik Devletlerine saldırı olarak belirlenmiştir. Bu kapsamda 19 kişi ile gerçekleştirilen, Amerika’nın siyasi, ekonomik ve askeri sembollerine yönelik eylemler gerçekleştirilmiştir. 3000 in üzerinde kişi ölmüş verilen doğrudan maddi zarar 7 milyar doların üzerinde olmuştur.  11 Eylül saldırılarını soruşturan birimler, eylemin çok sofiktike ve planlı şekilde gerçekleştirildiği sonucuna ulaşmışlardır. 11 Eylül sonrasında El-Kaide’nin stratejisi Batının ekonomik çıkarlarına yönelik saldırılar şeklinde olmuştur. En çok maddi ve insan zayiatı verdirmek stratejinin bir unsuru olmuştur. El-Kaide ile ilgili diğer önemli bir husus, tüm dünyada el kaide ile bağlantılı, ilişkili veya ondan ilham alan grup ve örgütlerin türemiş olmasıdır. Pek çok Batı ülkesinde yaşayan Müslümanların çokluğu bu tür yapılanmalar için uygun ortam oluşturmuştur.

14 üncü Bölümde İslami Hareketin geleceği konusu tartışılmaktadır. Afganistan radikal İslamcılar için önemli bir eğitim, üs, sığınma alanı olmuştu. Ancak, 11 Eylül 2001 sonrasında Amerika’nın Taliban yönetimine karşı başlattığı mücadele, Afganistan’ın sayılan özelliklerinde zayıflamaya neden oldu. Bunun üzerine, El-Kaide militanları hücre yapılanması şeklindeki yapılar arttı. Kendi kendine yeter hücreler şekillenmeye başladı. Daha az askeri eğitim ancak yoğun beyin yıkama faaliyetlerine girişildi. Yazar İslami Radikalizmin geleceği ile ilgili olarak nükleer, radyoaktif, biyolojik ve kimyasal silah kullanma tehlikesi üzerinde durmaktadır. Ayrıca denizcilik alanına yapılabilecek terörist eylemlere değinilmektedir. Bu kapsamda daha önce yapılmış eylemler zikredilmektedir. Limanların ve gemilerin ekonomik sistem içindeki önemi nedeniyle önemli birer hedef olabileceği belirtilmektedir. Yazar önümüzdeki dönemde radikal İslamın Filistinli İslamcılar ve Şiilerle işbirliği yapma tehlikesinden de bahsetmektedir.

Radikal İslami akımların gelecekte alabileceği şekil ve tehditle mücadele kapsamında, radikal İslam karşısında politik İslamın güçlendirilmesi ve Müslüman toplumun insan hakları ve çoğulculuk esaslı uluslararası topluma entegre edilmesi gerektiği önerisinden bulunulmaktadır.

15 inci bölümde intihar saldırılarının savaş ve terörizm için kullanılması olgusuna bakılmaktadır. Yazar, öncelikle intihar saldırısı kavramı üzerinde tartışmaktadır. Ardından, intihar bombacısını tanımlama çabası içine girmektedir. Bu kapsamda günümüzde bir intihar terörizminden bahsedilebileceği belirtilmektedir. Yazar, tarihte intihar eylemlerinin değişik toplum ve zamanlarda karşılaşılan bir unsur olduğunu örnekleri ile sunmaktadır. Ancak, bu silah, özellikle teknolojik gelişmeler ile birlikte önemli evrim geçirmektedir. Radikal İslamcılar tarafından da yoğun olarak kullanılmaya başlanmıştır. Eskiden bireysel bir şekilde kullanılan bu yöntem artık, organize ve sistemli bir şekilde uygulanmaktadır. Bu kapsamda, bu tür eylemleri liderliği, planlanması, eylemi yapacakların psikolojisi, yapılan her eylemin diğerleri için örnek olay olma niteliği ile bir eğitim niteliğine dönüşmesi üzerinde durulmaktadır. Yazar ayrıca, Japonlardan Vietnamlılara ve Radikal İslamcılara kadar gerçekleştirilen intihar eylemlerinin karşılaştırmalı etkinliği üzerinde de durmaktadır. İntihar eylemleri tüm dünyada yapılmaya devam edecektir. Bundan caydırma ve bunla mücadele yolları aranmalıdır. Yazara göre, intihar eyleminde bulunanları azaltmak için bunların vermek istediği mesajın anlaşılması ve bu yönde çabalar harcanması gerekmektedir.

  1. Bölüm Amerika Birleşik Devletlerinin terörizmle karşılaşması ve sonrasında buna gösterdiği tepkileri işlemektedir. Öncelikle ABD’nin 11 Eylül öncesinde karşı karşıya kaldığı terör eylemleri üzerinde durmaktadır. Ancak 11 Eylül olaylarına kadar terörizm ABD’nin politik ve sosyal yaşamında hiçbir zaman önemli bir yer edinmemiştir. Amerika 1980 ve 1990’larda iki farlı yönden teröre maruz kalmıştır: (1) içerden aşırı sağcı kanat akımlar ve (2) dışarıdan İslamist teröristler. El-Kaide ile birlikte Amerika ilk kez uluslararası terörizmle karşılaşmıştır. El-Kaide önce Amerika’nın ülke dışındaki hedeflerine yönelmiştir. Son olarak ise 2001 tarihinde Amerika’nın askeri, siyasi ve ekonomik sembollerine yönelik büyük insan ve mal kaybına neden olan eylem gerçekleştirilmiştir. Amerika’nın kendi topraklarında hedef olması büyük bir travmaya yol açmıştır. Bunun üzerine “Terörizme savaş” açılmıştır. Önleyici savaş stratejisi uygulamaya konmuştur. Bu kapsamda teröristlerin eğitim ve üs olarak kullandığı Afganistan’daki Taliban yönetimine karşı askeri mücadele başlatılmıştır. Ülke içinde terörle mücadele edecek birimlerin yetkileri artırılmış, yeni birim ve yapılanmalara gidilmiştir. Ülkeye giriş ve çıkışlardaki kontroller artırılmış, hava güvenliğini artırmaya yönelik düzenleme ve uygulamalara geçilmiştir. Aynı zamanda, istihbarat ve polisin dinleme, el koyma, arama ve benzeri yetkileri çok genişletilmiş, ülke içinde sivil özgürlükler güvenliğe feda edilmiştir. Aynı zamanda Guantanamo, Ebu Gureyb ve benzeri uygulamalar, ABD’nin mücadelesini olumsuz etkilemiş, teröristlere propaganda malzemesi sunmuştur. Ayrıca, uluslararası toplum ve kuralları dışlayan bir şekilde Irak’ın işgali, uluslararası alandaki desteği olumsuz etkilemiştir. Yazar Amerika’nın terörle savaş adına yaptığı ve sivil özgürlükler üzerinde olumsuz etkiler doğuran uygulamalarının yanlış olduğuna vurgu yapmakta ve bölümü Benjamin Franklin ‘in şu sözü ile bitirmektedir: “Kısa süreli güvenlik için temel özgürlüklerinden vazgeçebilen kişi ne özgürlüğe ne de güvenliğe layıktır.”.

Kitabın son bölümü olan 17 inci bölümünde Güneydoğu Asya’daki Terörizm tehdidi üzerinde durulmaktadır. 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında El-Kaide’nin en çok üzerine gidilen ve savaşılan terör örgütü haline gelmesi söz konusu olmuştur. Özellikle ABD liderliğindeki koalisyon güçlerinin Afganistan’daki Taliban rejimine karşı giriştiği savaş sonrasında El-Kaide kendisine yeni sığınma ve yayılma alanları aramıştır. Bu kapsamda Güneydoğu Asya’daki Müslüman ülkeler önemli birer sığınma merkezi olarak görülmüş ve örgüt buralarda faaliyetlerini artırma çabası içine girmiştir. Bu bölümde, bu çaba, çabanın oluşturduğu tehdit ve bu tehdide yönelik cevap üzerinde durulmaktadır. Yazara göre Güneydoğu Asya önemli bir tehdit unsuru içermektedir. Riski yüksek bir bölge haline gelmiştir. Bu tehdit nedeniyle bu bölgedeki hükümetlerin kamu ve özel sektör işbirliği ile çalışması gerekmektedir. Karşı karşıya bulunulan tehdide karşılık, çok yönlü, çok kurumlu, çok uluslu çabalara yönelinmesi önerilmektedir.